Fırtınadan Sonra
23 Şubat
0
Yıkıntılarına esir olmayan bir şehirde,
yıkıntılarına esir olmayan bir kadınla karşılaştım bugün.
Zeynep’ti adı.
Bir sabah, Düzce’nin kenar mahallesinde tanıştım onunla.
Bir yıl önce depremde evini, komşusunu, alıştığı düzeni kısacası bütün çokluğunu kaybetmişti.
“Nasıl atlattın?” diye sordum.
Bir süre sustu. Sonra, gözlerini uzaklara dikip sadece,
“Hatırlamıyorum,” dedi.
“Bir sabah kalktım, fırtına durmuştu.
Ama ben artık aynı kadın değildim.”
O an içimde bir şey sarsıldı.
Sanki deprem kalbimde olmuştu.
Bazen bir insanın gözlerinde kelimelerle anlatamayacağın kadar derin bir hikâye görürsün ya…
Zeynep’in yüzündeki çizgiler o hikâyenin haritası gibiydi.
Ne kadar yara aldıysa, o kadar kök salmıştı hayata.
Korkunun yerini dayanıklılık, acının yerini sessiz bir bilgelik almıştı.
“Eskiden her şeyi kontrol etmek isterdim,” dedi.
“Şimdi biliyorum ki bazı şeyleri sadece zamanla ve sabırla onarabiliyorsun.”
Bahçesindeki yarılmış duvarın dibine biber fidesi dikiyordu.
Toprak sertti.
Ellerinde nasırlar, yüzünde umut vardı.
“Her şey yeniden büyür,” dedi.
“Yeter ki insan vazgeçmesin… yeter ki insan yitmesin.”
Bir gün onu çocuklarla birlikte mahalle fırınında gördüm.
Unla kaplanmış yüzünde kocaman bir gülümseme vardı.
Küllerinden doğan bir şehir gibiydi.
Yorgundu ama gözleri ışıl ışıldı.
“İnsan iyileşmek isterse mutlaka bir yol bulur,” dedi.
“Yeter ki elinden tutacak bir umut bulsun.”
Vedalaşırken elindeki toprağı silkeledi.
Avuçlarının içi yarı toprak, yarı hayat gibiydi.
Gülümseyip, “Ben artık her sabah yeniden başlıyorum,” dedi.
“Yıkıntının ortasında bile sabah oluyor, biliyor musun?”
Bugün Zeynep’le Asar’da yeniden karşılaştım.
Evi yıkılmış, geçmişi küle dönmüş, ama gözlerinde hâlâ bir ışık vardı.
“İnsanı kaybettikleri değil, hatırladıkları ayakta tutar,” dedi.
Çantasından, annesinden kalma kırık bir kahve fincanı çıkardı.
“Bakın,” dedi, “sapı kırık ama hikâyesi sapasağlam.”
O an bir kez daha anladım ki;
bazı kadınlar enkazdan değil, inançlarından ev yapar.
Asar’dan esen rüzgâr saçlarını savurdu, toprağın kokusu burnuma geldi.
Belki de fırtınalar bunun için vardır diye düşündüm.
Yıkmak için değil…
İnsanın kendini yeniden kurabilmesi için.
Zeynep uzaklaştı.
Arkasından bakarken fark ettim, yürüdüğü her yer onunla birlikte yeşeriyordu.
Toprak umut gibiydi; yeter ki biri ona inansın.
Ve ben Zeynep’in ardından bakarken Murakami’nin şu meşhur sözünü hatırladım,
“Fırtınadan çıktıktan sonra, fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız.”
Zeynep fırtınadan çıkan kadındı. Kötü bir zamanı atlatmanın en kolay yolu o sürecin içerisinden geçmektir.
Ben de bugün biraz değiştim.
Çünkü bazen bir başkasının yeniden doğuşuna tanık olmak, insanın kendi küllerinden doğması gibidir.